Çaldıran'ın Gölgesinde:Tanınmayan Bir Hafızanın Israrı

 Çaldıran’ın Gölgesinde: Tanınmayan Bir Hafızanın Israrı


Tarih, yalnızca geçmişin bir kaydı değil, toplumsal güç ilişkilerinin, öznelliklerin ve kamusal alanın şekillendiği bir sahnedir. Türkiye’de hangi hafızaların görünür olacağı, hangilerinin marjinalleştirileceği kuruluşundan bugüne belirlenmiştir. Çaldıran tartışması, işte tam da bu görünürlük mücadelesinin bir göstergesidir. Devletin tarihsel hafızası Sünni-Hanefi bir hegemonik meşruiyet kazanırken, Alevî hafızası her zaman görünmezleştirilmiş, tarihsel deneyimleri yalnızca topluluk içi hatırlatmalarla sınırlı kalmıştır.


Türkiye günlerdir Ahmet Özer’e atfedilen bir cümlenin etrafında dönüyor. Yüzeyde bir “yanlış söz” veya “iletişim kazası” gibi görünen tartışmanın bu kadar büyümesi, çoğu kişiye abartılı gelebilir. Oysa mesele, sadece bir sözün kendisi değil; o sözün söylenebilirliğini mümkün kılan tarihsel ve siyasal düzeneklerle ilgilidir.Çaldıran, Alevîler için yalnızca bir savaş değil; merkezî otoriteyle kurdukları tarihsel ilişkininde başlangıcıdır.      


Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel süreçte pek çok değişim yaşanmış olsa da, devlet aklı Sünnî-Hanefî normlarla şekillenmeye devam etmiştir. Alevîler tarih boyunca bir inanç farklılığı olarak değil, güvenlik meselesi olarak kodlanmış; Safevi tehlikesi, Şiî yayılmacılığı ve “sadakat” tartışmaları, farklı dönemlerde aynı bakış açısının yansımaları olmuştur.


Resmî tarih Çaldıran’ı bir zafer olarak anlatmayı tercih eder; devlet kararlılığının bir sembolü olarak. Oysa Alevî hafızasında Çaldıran, devlet şiddetinin meşruiyet kazandığı anlardan biridir. Bu iki anlatının çelişmesi tesadüf değildir. Devlet, bazı hafızaları görünür kılarken bazılarını görünmez bırakır; Alevî hafızası ise bu görünmezliğin belki de en köklü örneğidir.


Bugün herhangi bir konuşmacının “Çaldıran’da birlikte mücadele ettik” demesi, yalnızca tarihsel olarak hatalı değildir; resmî tarihin inkârcı dilinin tekrar edilmesidir. Alevîlerin tepkisi, bu nedenle sadece bireysel bir itiraz değil, tarihsel ve politik bir uyarıdır.Maalesef bu durum zaman zaman Sol ve Kürt çevrelerde de bir iletişim hatasına indirgenir; böylece Alevî hafızasının politik yönü depolitize edilir ve görünmezleşir. Oysa depolitizasyon, inkârın bir başka biçimidir.


Çaldıran tartışması, Türkiye’de hafızaların eşit olmadığını böylece bir kez daha göstermiş oldu. Muhakakki bu bir kültürel mesele değil sadece; doğrudan devlet aklıyla ve güç ilişkileriyle ilgilidir. 21. yy da Alevîlerin  hâlâ kendi inançsal  kimliklerini ve tarihlerini görünür kılmak için mücadele etmek zorunda olmaları da devlet ve bir çok karşı sivil yapının  boynunda "çağın utancı" olarak asılı durmaktadır!


Alevîlerin Çaldıran’ı hatırlayışı, sadece geçmişin bir tanıklığı değil; günümüzde hâlâ devam eden marjinalleşmeye ve tarihsel inkâra karşı politik bir itirazdır. Resmî tarihin dilinin tekrar edilmesi, görünmezleştirilmiş hafızaların depolitize edilmesi anlamına gelir ve bu, tarihsel adaletin sağlanmasını engelleyen bir mekanizma olarak işlev görür. Bu bağlamda, yüzeyde “iletişim kazası” olarak görünen sözler, aslında derin bir tarihsel ve siyasal bağlamın ürünüdür.


Sonuç olarak:Çaldıran tartışması yalnızca geçmişin hatırlanışı değil; Türkiye’de hangi hafızaların meşru, hangi hafızaların marjinal kabul edildiğini gösteren bir aynadır. Tarihin eşitlikçi ve çoğulcu bir perspektifle yeniden ele alınması, farklı hafızaların görünür kılınması ve tarihsel deneyimlerin adil bir biçimde temsil edilmesi, toplumsal barış ve demokratik kimlik inşası için vazgeçilmezdir. Bu, yalnızca Alevî hafızasının değil, tüm marjinalleşmiş toplulukların hak ettiği görünürlüğün ve saygının sağlanması için de temel bir gerekliliktir.Ancak bu siyasal, sosyal ve kültürel iklim oluşturulursa toplumun normalleşmesi sağlanabilir.


     Sebahattin POLAT 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayat, Anlam ve Siz

Yaşamın Geometrisi Üzerine

Kadına Uygulanan Şiddet: Tüm Zamanların Utancı!