Türkiye'de Muhafazakârlığın Yeniden Yapılanması ve Alternatif Öneri:

 Türkiye’de Muhafazakârlığın Yeniden Yapılanması ve Alternatif öneriler:                                        Felsefi/Sosyolojik Bir Değerlendirme 


Sebahattin POLAT


    Türkiye’de muhafazakârlık uzun bir dönemdir, klasik İslamcı ideolojik çekirdeğin ötesine geçen daha geniş bir toplumsal-siyasal bloklaşmayı ortaya çıkarmıştır.                                                Bu yeni muhafazakârlık, yalnızca siyasal iktidarın oyun kurucu  pozisyonunun gerekçelendirilmesi değil, aynı zamanda toplumun aktüel yaşamında derinleşen bir kültürel hegemonya formu olarak da işlemektedir. Bu nedenle mesele artık “din temelli muhafazakârlığın yükselişi” değil, kültürel, ulusalcı ve milliyetçi öğeleri kapsayan geniş ölçekli bir muhafazakâr blok inşasıdır.

    1- Söylemsel Dönüşüm: Dinsel Sertlikten , Kültürel Muhafazakârlığa...

          Türkiye’de muhafazakârlığın dönüşümünün ilk belirgin özelliği, dini taleplerin siyasal alandaki görünürlüğünün yumuşamasıdır. Şeriat ya da köktenci İslamcı düzen tahayyülleri artık hegemonik bir söylem üretme kapasitesini kaybetmiş, bunun yerini;

kültürel değerler,

aile ideolojisi,

ulusal birlik vurgusu,

toplumsal normların korunması....Üzerinden kurulan daha kapsayıcı bir kültürel muhafazakârlık almıştır.

     Bu durum iki önemli sonuç üretmiştir:

1. Laik– Anti-laik ekseninin siyasal belirleyiciliği azalmış, laik muhafazakâr kesimler de muhafazakâr blok içine rahatlıkla eklemlenmiştir.

2. Muhafazakârlık, İslamcılık dışı ideolojik unsurları da içine alabilen "eklektik” bir üstyapısal bütünlüğe dönüşmüştür.(milliyetçilik, kültürel muhafazakârlık, ulusalcılık, belirli Kemalist damarlar vb.).

Bu genişleme, Gramsciyen anlamda bir “kültürel hegemonya” yaratmaya uygun bir esneklik ve kapsayıcılık sağlamaktadır.                         2- Modernlik Eleştirisi ve Heideggerci Çizginin Türkiye’deki Yeni İşlevi:

      Yeni muhafazakârlığın dikkat çeken bir diğer boyutu, kendi geleneksel, düşünsel kaynaklarından ziyade Batı modernlik eleştirisinin radikal damarlarından yararlanmasıdır. Özellikle Heidegger’in;

teknik-modern uygarlığın, varlığı nesnelleştirici yapısına yönelik ontolojik eleştirisi,

insanı tarihsel-kültürel bir kaderliliğe mahkûm eden ontolojik bütünlük fikri Türkiye’de muhafazakâr entelektüel üretim için güçlü bir kuramsal zemin oluşturmaktadır .

     Bu düşünsel çerçeve siyasal alanda şu işlevleri görmektedir:

  1.  İlerlemeci modernliği olumsuzlama,

 2.  Evrensel normları “yabancı dayatması” olarak yeniden kodlamak,

3.   Toplumsal düzeni kültürel-tarihsel bir zorunluluk olarak sunmak,

4.   Kültür üzerinden kurulan bir kadercilik ile otoriter siyasal biçimleri doğal göstermek.

    Bu nedenle yeni muhafazakârlık, yalnızca bir ideoloji değil, bir modernlik alternatifi olarak işleyen anti-ilerlemeci bir ontolojidir.

3- Toplumsal Bloklaşma: Muhafazakâr Hegemonyanın Sosyolojik Temeli...

     Türkiye’de yeni muhafazakâr blok, yalnızca seçmen tercihleri düzeyinde değil, kültürel normların, gündelik pratiklerin, aile değerlerinin ve toplumsal cinsiyet rejimlerinin içselleştirilmesiyle var olan bir yaşam dünyası hegemonyası üretmektedir.

Bu blok:

ekonomik kriz dönemlerinde kültürel aidiyetleri mobilizasyon aracı hâline getirir;

belirsizlik anlarında güvenlik ve süreklilik duygusu üretir,

bireysel refah kaygılarını ulusal birlik ve kültürel değerler içinde yeniden çerçeveler.

Dolayısıyla muhafazakârlık artık “bir ideoloji” değil, kriz koşullarında istikrar ve kimlik sağlayan bir toplumsal formasyondur.                                 4-  İlerlemeci Aktörlerin Felsefi-Sosyolojik Sorunsalı: Ortak Bir Normatif Zemin Mümkün mü?

    Türkiye’de ilerici ve demokratik aktörler geniş bir toplumsal yelpazeye yayılmıştır:

kadınlar, gençler, öğrenciler, emekçiler,

sosyal demokratlar ve sosyalistler,

Aleviler ve Kürtler ,

yoksul kentliler ve kır yoksulları.


Bu aktörler yapısal olarak:

  çevresel tahribata,

emeğin sömürülmesine,

kent mekânının yağmalanmasına,

kültürel, kimlik ve inançsal baskılara karşı"

ortak bir çıkar kümesine sahiptir.

Ancak:

kimliksel çeşitlilikleri,

sınıfsal farklılıkları,

farklı siyasal kültürel tarihleri...

Ortak bir ilerici hegemonya oluşturmayı zorlaştırmaktadır.

Soru şudur:

Bu çeşitlilik, ortak bir “yaşam savunusu” temelinde yeni bir normatif çerçeve üretebilir mi?


Eğer üretilebilirse, bu çerçeve:

  doğanın korunmasını,

kimlik ve inanç özgürlüğünü,

emeğin öznelliğinin tanınmasını,

toplumsal eşitliği,

demokratik öznelliğin genişlemesini " esas alan ilerlemeci bir siyasal proje doğurabilir.

Üretilemezse; mevcut muhafazakâr hegemonya, toplumsal güç ilişkilerini belirlemeye devam edecektir.

5-  Özetle : Türkiye’de Siyasal Yönelimin Belirleyeni...

     Türkiye’de muhafazakârlığın yeniden oluşumu bir söylem değişimi değil;

  toplumsal blokların yeniden dizilişi,

modernlik eleştirisine dayalı yeni bir ideolojik inşa,

kültürel normlarla desteklenen bir hegemonik sistem " olarak karşımıza çıkmaktadır.

     Bu sebepten Türkiye’de politik yönelimlerin geleceği, ilerlemeci aktörlerin kendi çoğulluğunu koruyarak, ortak bir normatif ve siyasal zemin üretme kapasitesine bağlıdır. Bu başarılamazsa, Türkiye’nin toplumsal düzenini belirleyen ana  güç, dönüştürülmüş yeni muhafazakârlık olmaya devam edecektir.


 ( not: bu yazıda "hegemonya"  Gramsciyen anlamda kullanılmıştır )

   

S.POLAT 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayat, Anlam ve Siz

Yaşamın Geometrisi Üzerine

Kadına Uygulanan Şiddet: Tüm Zamanların Utancı!