Yaşantı, Seçim ve Hakikat Üzerine
Yaşantı, Seçim ve Hakikat Üzerine
Bu hayatta yaşadıklarımızın toplamı mıyız, yoksa seçimlerimizin ve gittiğimiz yolların bizi ulaştırdığı varoluşsal bir gerçeklik miyiz? Ya da bütün bunların ötesinde, ruhumuzun kendini bulduğu ya da hatırladığı bir “hakikati” mi yaşıyoruz aslında?
Ömrün kısalığı, olanı da olasıyı da etkiliyor kuşkusuz. Zaman ve mekânda kapladığımız yerin hakkını verme bilinci, insandaki sürekli “anlamlı olma” ihtiyacından besleniyor. Belki de bu yüzden insan, kendini durmaksızın arayan bir varlık hâline geliyor.
Yaşantı, Seçim ve Hakikat
Belki mesele hangisinin doğru olduğu değil, bu unsurların birbirini nasıl kurduğu ile açıklanabilir.
Yaşadıklarımız elbette bizi biçimlendiriyor, fakat daha çok bir ham madde gibi. Aynı acıyı, aynı imkanı yaşayan iki insanın bambaşka varoluşlar inşa edebilmesi, yaşantının tek başına belirleyici olmadığını gösteriyor. İşte burada seçimler ve gidilen yollar devreye giriyor. İnsan, başına gelenlerden çok, başına gelenlerle ne yaptığıyla “kim” oluyor. Bu anlamda varoluş, geriye dönük bir toplamdan ziyade; ileriye doğru atılmış, her an yeniden kurulan bir yönelim.
Ancak irdelemek istediğim asıl mesele, bunların da ötesinde bir yerde duruyor: Ruhun kendini bulduğu anlam ya da hatırladığı bir hakikat. Bu bakış açısından seçimler bile bütünüyle özgür icraatlar değil, insan sanki kendi özüne yaklaştıran ya da ondan uzaklaştıran yollar arasında dolaşıyor gibi. Yaşamak bu hakikati üretmekten çok, üzerindeki örtüleri inceltmek halini alıyor. Seçimler burada bir yaratım değil, daha çok bir ayıklama işlevi görüyor.
Ömrün Kısalığı Meselesi
Zamanın sınırlılığı, hem olanı hem de olasıyı keskinleştiriyor. Her şey mümkün değil, her yer bizim değil. Tam da bu nedenle, “zaman ve mekânda kapladığımız yerin hakkını verme” bilinci doğuyor. İnsan, sınırlı olduğunu fark ettiği anda anlam arayışına giriyor. Anlam, bu bağlamda bir lüks değil; faniliğin doğal bir sonucu.
Belki de insanı sürekli kendini “anlamlı” kılmaya iten şey varoluşun boşluğu değil, aksine derinde sezilen ama bütünüyle ele geçirilemeyen bir hakikatin varlığıdır. Eğer hiçbir şey olmasaydı, aramak da gerekmezdi. Arayış, sanki bir çağrıya verilmiş gecikmeli bir cevap gibi.
Bu çerçevede insan, ne yalnızca yaşadıklarının toplamı ne de salt seçimlerinin mimarıdır. İnsan; yaşantılarıyla yoğrulan, seçimleriyle yönelen ve bütün bunların içinde bazen bilerek, bazen sezerek kendine ait bir hakikati hatırlamaya çalışan bir varlıktır. Anlam da belki tam burada doğar: Ulaşmakta değil, yaklaşmakta.
Hakikat; insanın kendini güvene almak için kurduğu bir kesinlik değil, aksine onu sürekli uyanık tutan bir gerçeklik çağrısıdır!
S.POLAT
Yorumlar
Yorum Gönder