Kayıtlar

Mayıs, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ruhun Ölümü

  Ruhun Ölümü Sebahattin Polat İnsan bazen bir limana benzer; dışarıdan bakıldığında sağlamdır, taş duvarları yerinde, feneri hâlâ yanıyor ve rıhtımı da çökmemiştir. Fakat uzun zamandır hiçbir gemi uğramıyor, hiçbir dalga kıyısına bir hikâye bırakmıyorsa, o liman artık denizle konuşmayı unutmuştur. Elbette insan ruhu da böyledir; bazen yıllarca ayakta kalır ama içinde bir canlılık taşımaz. Çünkü canlılık yalnızca nefes almak değil, hayatın akışına katılabilmektir. Çocukken ruhumuz gökyüzünü andırır; her bulutu kabul ederiz, yağmuru da güneşi de… Sevinç gelir geçer, korku gelir geçer; hiçbir duyguyu sonsuza kadar içimizde hapsetmeyiz. Bu yüzden çocukların bakışında eski kuyuların suyuna benzeyen bir berraklık vardır hep. Çünkü dünya henüz onların içinde taşlaşmamıştır. Sonra yaşamın acı tecrübeleri insana korunmayı öğretir. Uğradığımız büyük bir haksızlıkla kırılır ve ardından içimizde bir kapı kapatırız; sonra bir tane daha, bir tane daha… İnsan kalbi, uzun savaşlardan sonra pencer...

Doğanın Döngüsünde Ölüm

  Doğanın Döngüsünde Ölüm Sebahattin Polat “Biz varken ölüm yoktur; ölüm geldiğinde ise artık biz olmayız.”      Epicurus Ölümü düşündüğümde aklıma karanlık bir boşluk değil daha çok sessizlik geliyor. Doğanın ağır ama kararlı bir sessizliği. Çünkü bana göre ölüm, doğanın olağan düzeninden başka bir şey değil. Bir zamanlar geceleri ansızın uyanırdım; kalbim hızlı hızlı çarpar, odamın sessizliği korkutucu olurdu. İnsan, kendi yokluğunu düşünmeye başlayınca dünyanın bütün sesleri uzaklaşıyor sanki. Saatin    tik takları bile başka bir yerden geliyormuş gibi oluyor, işte o anlarda ölüm, bana devasa ve soğuk bir boşluk gibi görünürdü. Şimdi ise başka türlü hissediyorum.Sanki ölüm, korkulacak bir karanlıktan çok, çok eski bir sessizliğe dönüş gibi geliyor. İnsan doğmadan önce dünyanın içinde nasıl bir sessizlik varsa, ölüm de biraz ona benziyor sanki. Çocukluğumdan aklımda kalan bazı akşamlar vardır; Güneş yavaşça çekilirken, tarlaların üzerine gri bir sis inerd...

SULAR DURULUNCA

  SULAR DURULUNCA Sebahattin Polat Bir zamanlar hepimiz, görünmeyen bir fırtınanın ortasında savrulan deniz fenerleri gibiydik. Işığımız yanıyordu belki ama hangi kıyıya nasıl yol göstereceğimizi bilmiyorduk. Hayat, yerinden sökülmüş rayların üstünde ilerlemeye çalışan eski bir tren gibi titriyordu içimizde. İnsanların gündelik alışkanlıkları, sabah kahveleri, küçük mutlulukları, sevdiği bir şarkıyı dinlemek bile bir lüks gibiydi. Belirsizlik ve korku rüzgârları esiyordu. Bu durum önce inceliği, sonra şiiri kaybettirdi. Ardından sesler değişti. Normalde birbirine usulca anlatılabilecek şeyler, öfkenin homurtusunda büyük bir gürültüye dönüştü. Kimse kimsenin gözlerine bakarak konuşmuyor, herkes birbirine uzaktan uzağa bağırıyordu. O günlerde dünya, sürekli alarm veren dev bir gemiye benziyordu. Kimse kamarasına çekilip bir roman okuyamıyor, kimse yağmurun camda bıraktığı izi seyredecek kadar kendisiyle yalnız kalamıyordu. Hepimiz aynı koridora doluşmuş, aynı metal kokusunu soluyor v...

Unutamadığım Yokluk

  Unutamadığım Yokluk Sebahattin Polat  Bazen seni en çok sevdiğim an, senden vazgeçtiğim andı. Bunu itiraf etmek zor ama hakikat çoğu zaman insanın gururunu inciterek gelir. Çünkü seni yaşatmak için, seni hayatımdan çıkarmayı diledim. Ve o an anladım; Aşk, sahip olmakla ilgili değilmiş, eksilmeyi göze almakmış. İnsan sevdiğini görmeden sevebilir mi? Bu soruyu kendime sorduğumda, aslında senden çok kendimden şüphe ettim. Çünkü seni görmediğim her gün, sesin biraz daha siliniyor içimde. Yüzün, hatırlamak istediğim kadar net değil artık. Ve ben, seni unutmaya başladığım için değil… seni hâlâ sevdiğim için korkuyorum. Derler ki insan Tanrı’yı görmeden de sever. Ama Tanrı susar, sen sustuğunda içimde bir boşluk konuşmaya başlıyor. Belki de aşk, birinin varlığına tutunmak değil, yokluğuna katlanabilmektir. Eğer öyleyse, ben seni en çok yokken sevdim. Ama bu sevgi… Bu sevgi biraz acımasız. Çünkü ne sana ulaşabiliyorum, ne senden vazgeçebiliyorum. Seni bir daha görmemek üzere sevmek,...

Çağın İki Yüzü

  Çağın İki Yüzü Sebahattin Polat  “Düşün uzay çağında bir ayağımız,ham çarık kıl çorapta olsa da biri.”          Ahmed Arif                           Bir ayağı yıldızlara değiyorken, diğer ayağı toprağın sertliğinde çatlayan bir insanlık hikâyesi yaşamaktayız. Göğe doğru yükselen roketlerin gölgesinde, hâlâ yalınayak yürüyenlerin olduğu bir çağdayız. Zaman, herkes için aynı hızda ilerlemiyor; kimi toplumlar geleceği yaşarken, kimileri geçmişin yükünü sırtında taşımaya devam ediyor. Şairin yıllar önce sezdiği o yarılma, bugün daha da keskinleşmiş durumda. İnsanoğlu atomu parçalayacak kudrete erişmiş, evrenin derinliklerine araçlar göndermiş, görünmeyeni görünür kılacak teknolojiler üretmiş ama aynı insan yeryüzünde açlığı, yoksulluğu ve çaresizliği ortadan kaldırmakta hâlâ aciz durumda. Bu çelişki yalnızca ekonomik bir dengesizlik değil, aynı zamanda ahlaki ve varoluşsal bir sorundur...