Çağın İki Yüzü
Çağın İki Yüzü
Sebahattin Polat
“Düşün uzay çağında bir ayağımız,ham çarık kıl çorapta olsa da biri.” Ahmed Arif
Bir ayağı yıldızlara değiyorken, diğer ayağı toprağın sertliğinde çatlayan bir insanlık hikâyesi yaşamaktayız. Göğe doğru yükselen roketlerin gölgesinde, hâlâ yalınayak yürüyenlerin olduğu bir çağdayız. Zaman, herkes için aynı hızda ilerlemiyor; kimi toplumlar geleceği yaşarken, kimileri geçmişin yükünü sırtında taşımaya devam ediyor.
Şairin yıllar önce sezdiği o yarılma, bugün daha da keskinleşmiş durumda. İnsanoğlu atomu parçalayacak kudrete erişmiş, evrenin derinliklerine araçlar göndermiş, görünmeyeni görünür kılacak teknolojiler üretmiş ama aynı insan yeryüzünde açlığı, yoksulluğu ve çaresizliği ortadan kaldırmakta hâlâ aciz durumda. Bu çelişki yalnızca ekonomik bir dengesizlik değil, aynı zamanda ahlaki ve varoluşsal bir sorundur da.
Çünkü mesele sadece “kim neye sahip?” sorusu değil, “insan neye değer verir?” sorusudur. Güç mü, güvenlik mi yoksa adalet mi? Devasa bütçelerin savaş makinelerine ayrıldığı bir dünyada, bir çocuğun temel ihtiyaçlara ulaşamaması tesadüf değildir. Bu durum; tercihlerin, korkuların ve çıkarların ortak ürünüdür.
Sosyolojik açıdan bakıldığında bu tablo, küresel sistemin eşitsiz doğasını görünür kılar. Tarihsel olarak birikmiş ekonomik ve politik güç, belirli merkezlerde yoğunlaşırken, çevre olarak konumlanan toplumlar bu yapının dışında değil, çoğu zaman onun bağımlı bir uzantısı olarak var olur. Bu durum yalnızca ekonomik geri kalmışlıkla açıklanamaz, aynı zamanda kültürel temsillerin sınırlanması, siyasal karar alma mekanizmalarına erişimin kısıtlanması ve bireylerin öznel dünyalarındaki yetersizlik hissiyle ilerleyen, çok katmanlı bir kuşatılmışlık halidir. Böyle bir yapıda mücadele, yalnızca maddi yoksunluklara karşı değil, aynı zamanda geleceğin tahayyül edilebilir olmaktan çıkmasına, yani umut ufkunun daralmasına karşı da verilmelidir.
Felsefi açıdan ise, bu durum insanın kendi yarattığı dünya ile kurduğu ilişkinin sorgulanmasını gerektirir. İlerleme dediğimiz şey gerçekten insanı mı özgürleştiriyor, yoksa sadece araçları mı geliştiriyor? Eğer teknoloji, insanı daha insanca bir yaşama taşımıyorsa, o zaman ilerleme kavramı yeniden düşünülmelidir. Nitekim Etik ve Sosyoloji perspektifinden bakıldığında, araçsal aklın ön plana çıktığı bir dünyada, değerlerin geri planda kalması bu çelişkiyi daha da derinleştirmektedir.
Belki de asıl trajik olan, insanlığın aynı anda hem en ileri hem de en geri noktada bulunuyor olmasıdır. Bir yanda evrenin sırlarını çözen akıl, diğer yanda komşusunun acısına kayıtsız kalabilen bir bilinç…
Bu yüzden şairin dizeleri hâlâ yankılanıyor kulağımızda:
Bir ayağımız uzay çağında, ama diğer ayağımız hâlâ toprağın en eski hikâyesinde.
Sonuç olarak, bugünün verileriyle bakıldığında teknolojik ilerlemenin, toplumsal eşitliği kendiliğinden üretemediği açıkça görülmektedir. Bu nedenle ilerleme, ancak kaynakların daha adil dağıtımını önceleyen, bilinçli politikalarla anlamlı ve bütüncül bir nitelik kazanabilir.
S. POLAT
Yorumlar
Yorum Gönder