İçimizdeki Sis
İçimizdeki Sis
Sebahattin Polat
İçimizde kimsenin adını bilmediği, kapısını çalmadığı gizli bir yer, o yerde; bir sise benzeyen ve sürekli şekil değiştiren bir şey vardır. Duyguların rüzgârı estikçe o sis kıvrılır, dağılır, yeniden toplanır...
İçimize döndüğümüzde kendimizi net hatlarla göremeyiz. Bazen güçlü bir silüet çıkar içimizden, bazen kırılgan bir gölge, bazen de tanımakta zorlandığımız tuhaf bir şekil.
Ve biz o durmadan değişen sisi yakalamaya çalışırız; onu dondurmak, sabitlemek, bir çerçeveye yerleştirmek isteriz. İçimizdeki o belirsizliği alır, dış dünyaya sunulabilir bir vitrine dönüştürürüz. Sisin yerine, keskin hatları olan bir heykel koyarız. İçimizde dalgalanan o şekilsiz hâl ile dışarıya sunduğumuz o sert ve net form arasındaki fark, bizim en derin sırrımızdır.
"Ve insan, en çok kendi sırrından ürker!"
Bu fark büyüdükçe, içimizde ince bir çatlak oluşur. O çatlak zamanla genişler, bizi huzursuz eder. Kendimizi inandırmaya çalışırız; “Gördüğünüz şey benim gerçeğim.”
Başkalarını ikna etmek bazen kolaydır ama insanın kendini kandırması…
İşte asıl zor olan budur.
İçimizdeki o dağınık sisi yok saymak, onun yerine dışarıdaki heykelin gerçek olduğuna inanmak için bir tanığa ihtiyaç duyarız.
Birine.
Bizi seyredecek, gördüğünü onaylayacak, hatta daha ileri gidip ona hayran kalacak birine.
Beğenmesi yetmez.
İnanması yetmez.
Sevmesi de gerekir.
Çünkü ancak sevgi, o heykelin sahici olduğuna dair içimizdeki kuşkuyu susturabilir.
İnsan kendi içindeki karmaşayı susturmak için başka bir kalbin şefkatine muhtaçtır.
Sonra birini seçeriz.
Milyarlarca insanın arasından birini.
Onun içimizdeki dağınıklığı düzene sokacağına, parçaları bir araya getireceğine inanırız.
Ama nasıl seçeriz?
Neye göre?
Bu sorunun açık bir cevabı yok.
Belki de görünmeyen bir frekansta konuşuyoruzdur. Kelimelerin ötesinde, aklın ve mantığın erişemediği bir yerde sessiz bir çağrı vardır, bir titreşim, bir uyum, bir sezgi…
Sanki içimizdeki bir pusula, “işte bu” diye işaret eder.
Ama o pusula kusurlu olabilir.
Bazen yanlış yönü gösterir.
İşte o zaman hikâye kırılır.
Ya seçilmiş olan, bizi seçmezse!…
İçimizde kurduğumuz o heykel çatlamaya başlar, dışarıya sunduğumuz sağlam yapı çöker. İçimizdeki sis yeniden yayılır ama bu kez daha yoğun, daha karanlık bir hâlde.
Kuşkular çoğalır.
İnsan kendi içinde kaybolur.
Mantık bize “yoluna devam et” der.
Ama o sesi duyamayız.
Çünkü içimizde kopan fırtına, bütün diğer sesleri bastırır.
Sonra iki yol belirir:
Ya kabuğumuza çekilir, sessizce kendi içimizde dağılır, zamanla yeniden toparlanmaya çalışırız.
Ya da…
Acımızı dışarı taşırız.
Yaralı bir canlı gibi, canımızın yandığını başkalarına hissettirmek isteriz.
Kimi insanlar bu ikinci yolu seçer.
Ve o yol karanlık bir yere çıkar.
Öfke büyür, akıl küçülür. İnsan kendini onarmak yerine, başkasını yok ederek rahatlayacağını sanır.
Ama asıl yıkım burada başlar.
Çünkü ortadan kaldırılan şey sadece bir insan değildir.
Aynı zamanda o yakıcı soru da sonsuza dek askıda kalır:
“ Neden hiç sevmedi beni?”
Ve insan, o soruyla yaşamaya mahküm olur.
Belki de en ağır ceza budur.
Bir ömür boyunca, cevabı asla gelmeyecek bir sorunun içinde yaşamak.
Çünkü o cevap olmadan, insan ne içindeki sisi dağıtabilir ne de dışındaki heykeli yeniden kurabilir.
İkisi arasındaki uçurum hep açık kalır.
S.POLAT
Yorumlar
Yorum Gönder