Tarihin Gri Mecrası
Tarihin Gri Mecrası
Tarih çoğu zaman olduğundan daha abartılı anlatılır; devrimlerin yarattığı sarsıntılar, meydanları dolduran kalabalıklar, sloganların yankısı… Sanki insanlık hep büyük anların içinde yaşamış gibi. Oysa hayat, çoğu insan için sessiz ilerler. Bir koğuşun köşesinde beklerken, fabrikanın paydos zilinden sonra eve yürürken ya da akşam sofrasında dalıp gidilen kısa bir düşüncede şekillenir. İnsan bazen kendi hayatını bile fark etmeden yaşar; değişim dediğimiz şey de çoğu zaman böyle yavaş ve neredeyse görünmez vakitlerde gerçekleşir. Belki bu yüzden tarih kitapları insanlığı anlatmayı başarır ama insanın kendisine yaklaştığında eksik kalır.
Bir zamanlar dünyayı değiştirecek fikirlerin gerçekten dünyayı değiştirebileceğine inanılıyordu. İnsanlığın kaderi hesaplanabilir sanıldı, toplum bir denklem gibi düşünüldü, insan ise çözülebilir bir değişken gibi. Doğru bilinç oluştuğunda doğru toplumun kendiliğinden ortaya çıkacağı varsayıldı. İşçi sınıfının kendi değerini fark edeceği, emeğin bilince dönüşeceği ve tarihin yön değiştireceği umuldu. Bugünden bakınca bu inanç biraz naif ve romantik ama aynı zamanda anlaşılır görünüyor, çünkü insan her çağda karmaşık olanı basit bir hikâyeye dönüştürmek ister.
Fakat hayatın gerçekliği teorilere büyük oranda uymamıştır. İnsan, kitaplarda tarif edildiği gibi ortaya çıkmadı. Beklenen bilinçli özne yerine, geçim derdiyle yaşayan, korkuları ve küçük umutlarıyla ayakta duran insanlar vardı, sabah işe yetişmeye çalışan, çocuğunun geleceğini düşünen, bazen inanan bazen şüphe eden insanlar… Yani gerçek insan.
Belki kırılma tam burada yaşandı; İnsan olduğu hâliyle anlaşılmadı, olması gerektiği hâliyle sevildi.
Düşünceler gökyüzünde uçuyordu fakat insan yere basıyordu!
Büyük idealler insanı aşmaya çalıştıkça, insan idealleri aşındırarak evrimsel gerçekliğine uygun yol alıyordu.Tarih, insana dair oluşturulan yeşil teorilerden ziyade bu gri mecranın içinde ilerliyordu.
Sonra bir gün büyük sistemler çöktü, duvarlar yıkıldı, sloganlar sustu... Ama beklenen ferahlık gelmedi. Çünkü insanların omuzlarından ideolojiler indiğinde, yerini anlamsız bir boşluk aldı. Artık kimse tarihin yönünü bilmiyordu. İnsan ilk kez gerçekten yalnız kaldığını hissetti.
Modern dünya insana büyük bir "özgürlük" verdi; kendi anlamını kendin kurabilirsin dedi.
Ama kimse bu yeni durumun ne menem bir şey olduğunu tam olarak söylememişti.
Eskiden insan doğduğu hikâyenin içine girerdi, şimdi artık hikâyeyi kendisi yazmak zorundaydı. Ve insan tek başına bir anlam kurmanın ne kadar zor olduğunu yavaş yavaş öğrendi. Çünkü anlam yalnız başına ifadesizdi, paylaşılmalıydı; bir bakışta, bir dostlukta, aynı sofrada...
Belki bu yüzden modern insanın yorgunluğu görünmezdir. Artık kimse dünyayı kurtarmaya inanmıyor ama kimse anlamsız yaşamayı da kabullenemiyor.
“Bütün bunların bir anlamı var mı?”
Bu soru yeni değildir, insan onu ilk kez sormuyor. Farklı çağlarda farklı cevaplar verildi; dinler, ideolojiler, uluslar, devrimler… Hepsi insanın hayatına bir yön vermeye çalıştı. Ama zaman geçtikçe anlaşıldı ki hiçbir sistem insanın iç boşluğunu tamamen dolduramıyor.
Çünkü insan sadece yaşayan bir varlık değil, birgün öleceğini bilen bir varlıktır.
Gelecekte varolmayacağını bilerek sever, çalışır, umut eder. Belki de anlam arayışının kökü tam da burada saklıdır. Ölüm bilgisi hayatın üzerine düşen karanlık değil, her şeyi değerli kılan sınırdır. Sonsuzluk olsaydı hiçbir an kıymetli olmazdı, kaybetme ihtimali olmasaydı hiçbir bağ derinleşmezdi...
Bugün geriye baktığımızda, enkazların altında sadece başarısız ideolojiler değil, aşırı umutlar da yatıyor. Gökyüzüne kuleler dikmek isteyenlerin unuttuğu şey şuydu; bina eldeki malzemeyle yapılır ve insan kusurluysa kurduğu her dünya da biraz kusurlu olacaktır.
Olgunluk kusursuz bir gelecek aramaktan vazgeçmek değil, kusurlu insanlarla yaşanabilir bir şimdi kurabilmektir. Asıl olan, insanı bir davanın hammaddesi yapmadan yanında yürüyebilme samimiyetine ulaşabilmektir.
Ve yaşamın özü belki de buradadır; görünmez küçük anlarda, kusurlu ama içten bağlarda, insanın kendi varoluşunu sessizce onayladığı, her kayıbın bir ders, her sevincin bir hatıra, her anın bir tarih olduğu yerlerde.
S.POLAT
Yorumlar
Yorum Gönder