Aynalar Çağında Özün Sürgünü
Aynalar Çağında Özün Sürgünü
Bir yansıma ve yanılsamalar çağında yaşıyoruz.
Her şeyin yüzeyi var, derinliği ise belirsiz. Camdan kuleler yükseliyor şehirlerin ortasında, içi görünür gibi ama dokunulmaz. Işık her yere çarpıyor fakat aydınlık hakikate değmiyor.
İnsan, tarihin hiçbir döneminde bu kadar görünür olmamıştı ve bu kadar kayıp...Çünkü sadece yüzeydeki görünürlük varlık değildir.
Biçim, çağımızın en gözde yanıdır; nasıl konuştuğumuz, nasıl giyindiğimiz, hangi kelimeleri seçtiğimiz, hangi fotoğrafı paylaştığımız… Hepsi birer vitrin düzenlemesi tabiki; toplum büyük bir sahneye dönmüş, roller dağıtılmış, ışıklar ayarlanmış, alkışın yönü belirlenmiştir. Başarılı ol, mutlu görün, güçlü dur, sürekli paylaş, senaryoyu bozma. Ama perde kapandığında, makyaj silindiğinde, içimizde yankılanan bir sessizlik kalır. O sessizlik, "özdür". Alkış istemez, yalnızca duyulmak ister.
Biçim ile öz arasındaki gerilim, insanın en eski hikâyesidir elbet. Platon ideaların peşine düştüğünde, görünüşün ardındaki değişmez özü arıyordu. Sokrates, retoriğin parıltısına karşı hakikatin çıplak sorularını savunuyordu. Bugün ise retorik dijitalleşti, sofistler algoritmaya dönüştü.
Hakikat artık “doğru mu?” diye sorulmuyor.
“Nasıl görünüyor?” diye soruluyor.
Bir ağacı düşünelim; gövdesi düzgün, yaprakları parlak, dalları simetrik ama kökleri çürük. Rüzgâr çıktığında devrilecektir. Çünkü ağacı ayakta tutan, gözün gördüğü değil, toprağın altında saklı o karanlık derinliktir.
İnsan da böyledir. Ünvanlar, diplomalar, takipçi sayıları, statüler… Hepsi gövde. Kökler ise vicdan, bilinç, niyet ve iç hakikattir. Biz gövdeyi süslüyoruz, kökleri ihmal ediyoruz. Sonra ilk fırtınada şaşırıyoruz.
Toplum görünmez bir maske pazarı kurmuş durumda. Tezgâhlarda kimlikler satılıyor: özgüven maskesi, entelektüel maskesi, merhamet maskesi, devrimci maskesi, gelenekçi maskesi… Herkes bir şeyler deniyor yüzüne, zamanla yüz ile maske birbirine karışıyor.
En trajik olan şu: İnsan bir süre sonra maskesini çıkarınca boşluk hissediyor! Çünkü öz, uzun süre ihmal edildiğinde konuşmayı unutuyor.
Yabancılaşma artık yalnızca üretim araçlarıyla ilgili bir durum değildir, insanın kendi iç sesiyle ilişkisiyle de ilgilidir. Kendi düşüncelerimiz bile büyük oranda başkalarının etkileriyle şekilleniyorsa, içimizdeki hangi "ben" in sesi bize aittir?
Belki de çağımızın en radikal eylemi, maskeyi çıkarmaktır. Fakat çıplaklık cesaret ister. Çünkü özde epey kusurludur artık; çatlaktır, çelişkili ve eksiktir. Ahlak da bu çelişki üzerinden yürür. İyi görünmek ile iyi olmak arasındaki mesafe, modern insanın önemli bir imtihanıdır. Bir yardım, eğer merhametten değil de imajdan doğuyorsa biçimdir ve bir özür eğer kalbe değmiyorsa yalnızca kelimedir artık.
İnsan yaşamında, biçim düzeni sağlar, öz ise anlam nakşeder. Düzen anlamdan koparsa geriye mekanik bir hayat kalır; hareket vardır ama yön yoktur, söz vardır ama ağırlık yoktur, kalabalık vardır ama temas yoktur...
İnsan, belki tarihinde ilk kez bu kadar iletişim olanaklarına sahip ve bu kadar da yalnızdır.
Öz sessizdir. Onu duymak için gürültüyü kısmak gerekir. Oysa biz gürültüyü büyütüyoruz. Sürekli konuşuyor, paylaşıyor, yorumluyoruz. Sessizlikten korkuyoruz; çünkü sessizlikte maskeler düşer.
Hakikat gösterişli değildir, derindir bir nehir gibi… Gürültüsüzce akar ama kayayı bile aşındırır, öz de öyledir; zamana yayılır, acele etmez.
Oysa biçim kaçınılmazdır, toplum onsuz ayakta kalamaz. Kurallar, semboller, ritüeller, yapılar… Hepsi gereklidir fakat biçim özü taşıdığı sürece değerlidir. Aksi hâlde boş bir kabuğa dönüşür.
Aynaya baktığımızda gördüğümüz şey yalnızca yüzümüz değil, arkasındaki derinlik de olmalıdır. Çünkü insan görünür oldukça değil, derinleştikçe var olur.
Ve belkide kurtuluş, yeniden kök salmakta gizlidir;
Toprağa, vicdana, iç sese...
Aynalar çağında "öz"sürgündedir.
Ama sürgün yokluk değildir.
Öz hâlâ orada
Sessiz, derin ve sabırlı.
Onu duymak için yalnızca biraz cesaret gerekir.
S.POLAT
Yorumlar
Yorum Gönder