Selamlaşmanın Zorluğu...
Selamlaşmanın Zorluğu...
Günlük hayat aslında büyük olaylardan çok küçük karşılaşmaların toplamıdır, asansörde, otobüs durağında, bir kurum koridorunda, bir akraba toplantısında ya da hiç beklenmedik bir anda göz göze gelinen bir tanıdıkla… Modern kent insanı için bu anlar çoğu zaman görünmez bir sınav gibidir. Çünkü ilk birkaç saniye yalnızca bir selamlaşma değil, görgünün, duygusal zekânın, sosyal mesafenin ve hatta karakterin sessiz bir gösterimidir. Ne var ki bu kısa temaslar, karşı tarafın donuk, kaba ya da ilgisiz tavırları nedeniyle bir anda “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” ikilemine dönüşebilir.
Kent kültürü, bireye hem mesafeli hem de nazik olmayı öğretir. Tanıdıkla karşılaşınca selam vermek gerekir ama fazla samimiyet de rahatsız edici olabilir. Tam bu denge kurulmaya çalışılırken karşı tarafın soğukluğu, yüz çevirmesi ya da kaba bir karşılık vermesi, medeni davranmaya çalışan kişiyi adeta ortada bırakır. Selam versen küçülmüş gibi hissedersin, vermesen kaba sayılırsın, konuşmaya çalışsan zorlamış olursun, suskun kalsan kibirli görünürsün... Kentli insanın çaresizliği tam da burada başlar: Görgü, karşılıklı bir oyundur, tek taraflı oynandığında kişiyi savunmasız bırakır.
Sosyopedagojik açıdan bakıldığında bu durum, yalnızca bireysel kabalıktan ibaret değildir. Toplumsal öğrenme süreçleri, çocukluktan itibaren insanlara “yabancıyla mesafe”, “tanıdıkla nezaket”, “otoriteyle saygı”, “eşitle diyalog” gibi davranış kalıpları öğretir. Ancak modern toplumda bu kalıplar giderek parçalanmaktadır; aile içi ilişkilerin zayıflaması, dijital iletişimin yüz yüze etkileşimi azaltması, insanları gerçek karşılaşmalar sırasında beceriksizleştirebilmektedir. Ekran başında rahatça konuşabilen kişi, göz göze gelince donakalabilir, yazıda nazik olan biri gerçek hayatta kaba görünebilir...
Pedagojik olarak bakıldığında ise çocuklara çoğu zaman “kibar ol” denir ama kibarlığın nasıl uygulanacağı gösterilmez. Selamlaşma, göz teması kurma, kısa bir hal hatır sorma gibi basit sosyal beceriler, aslında öğrenilen davranışlardır. Öğrenilmediğinde ya da model alınmadığında, kişi iyi niyetli olsa bile iletişim kurmakta zorlanır. Bu nedenle donukluk her zaman bilinçli bir kabalık değildir; bazen sosyal beceri eksikliğinin, bazen de içsel kaygının maskesidir.
Öte yandan kentli insanın yaşadığı asıl sıkıntı, kendi değerleriyle ortamın gerçekliği arasındaki uyumsuzluktur. Nazik olmak ister ama suistimal edilmekten korkar, mesafeli durmak ister ama soğuk görünmekten çekinir. Bu da onu sürekli bir “doz ayarı” yapmaya zorlar. Oysa küçük yerleşimlerde bu tür karşılaşmalar daha nettir; samimiyet ya vardır ya da yoktur. Kentte ise gri alanlar çoğalır, ilişkiler belirsiz, roller akışkan, beklentiler muğlaktır.
Belki de çözüm; ilk temasın mükemmel olmasını beklememektir. Her karşılaşmanın sıcak, her selamın içten, her diyaloğun akıcı olması gerekmez. Bazen en medeni davranış, karşı tarafın donukluğunu kişisel algılamamak ve nötr bir nezaketle karşılamaktır. Çünkü görgü yalnızca başkasına değil, insanın kendisine de gösterdiği saygıdır. Kişi kaba bir tavra rağmen inceliğini koruyabiliyorsa, aslında sosyal zarafetin en zor biçimini başarmış demektir.
Sonuçta kent yaşamı, insanı kalabalıklar içinde yalnızlaştırırken aynı zamanda küçük karşılaşmalara da muhtaç bırakır. Çünkü hayat kusursuz diyaloglardan değil; yarım kalmış selamlardan, kaçırılmış bakışlardan ve içimizde sessizce tamamladığımız cümlelerden oluşur.
S.POLAT
Yorumlar
Yorum Gönder