Kayıtlar

İnsan iklimleri

  İnsan iklimleri İnsan, içinde toprak, deniz ve saklı ateşler taşıyan bir varlıktır. Kendi derinliklerinde dolaşan duyguları, külün altındaki korları ve henüz filizlenmemiş tohumları hangisinin ne zaman yükseleceğini çoğu zaman kendisi de bilemez. Bu yüzden insan, kimi zaman kendi derinliğine en uzak olanıdır. Çünkü içimizde sessizce bekleyen tohumlar, görünmeyen akıntılar ve sönmüş sandığımız korlar vardır. Yıllar geçer, ama çoğu yalnızca uygun koşulları bekler. İnsan tamamlanmış bir varlık değildir. Hayat, içimizdeki ihtimallerden hangisinin uyanacağını bekleme sürecidir. Sonra fark etmeden mevsim döner, rüzgâr yön değiştirir; bir söz, bir kayıp, bir umut… Tek bir an yeter. Toprak çatlar, sular kabarır, kül nefes almaya başlar. Önce belirsiz bir kıpırtı, sonra yükselen bir hareket… Filiz belirir, dalga kabarır, alev karanlığı deler. İnsan artık sessizliğinde kalamaz; içinde bekleyenler yüzeye çıkar. Ve bir gün, tanıdığımızı sandığımız insanın bambaşka biri olduğunu fark ederiz. ...

Savaşın Sessiz Bedeli

  Savaşın Sessiz Bedeli  Bir çocuğun hayatı, bütün savaşlardan daha büyüktür.     Çünkü vatan haritalarda yaşar, inanç kitaplarda, şan hafızalarda ama bir çocuk yalnızca nefes aldığı sürece vardır. Ölüm kimlik bilmez. Bir kurşun insanın hangi dili konuştuğunu sormaz. Yere düşen beden artık bir tarafın askeri değil, eksilmiş bir candır. Savaş uzaktan bir düşüncedir, yakından ise kan ve telaş. Masalarda alınan kararlar en çok hiç söz hakkı olmayanların hayatını değiştirir. Muktedirler bedelden muaftır; savaş kelimesini kolay söylerler çünkü kulaklarında patlama sesi, yüreklerinde gerçek acının ağırlığı yoktur. İnsan bazen kendine şu soruyu sormayı unutur:“Eğer ilk kaybedilecek kişi benim evladım olsaydı, yine de aynı kararlılıkla savunur muydum savaşı?” Belki savaş, insanın unutma biçimlerinden biridir, başkasının acısını uzak bir hikâyeye dönüştürmek gibi.  “Düşman” dediğimizde yüzleri sileriz. Yüzler silindiğinde vicdan daha az sızlar. Oysa ölüm yakından he...

Ölümün Sınırlarında Gezinen Yaşam

  Ölümün Sınırlarında Gezinen Yaşam İnsan yaşamaya başladığını fark ettiğinde aslında çoktan kaybetmeye başlamıştır. Çünkü zaman, doğduğumuz an değil, fark ettiğimiz an akmaya başlar. Zira o ana kadar hayat bize aittir, sonra biz hayata ait oluruz. İnsan bu aidiyet değişimini fark ettiğinde, kendisini artık merkezinde olmadığı bir dünyanın içinde bulur. Dünya bizden habersizdir. Hiçbir sabah kişisel değildir, güneş kimse için doğmaz. İnsan bunu fark ettiğinde iki yol kalır. Ya anlam aramayı bırakır… ya da anlamsızlığın içinde yaşamayı öğrenir. Şehirler uykudan kalkar; otobüs duraklarında insanlar bekler, kahve makineleri çalışır, kimse kimseyi gerçekten görmez. İşte dünyanın bu kayıtsızlığı, insanı kaçınılmaz olarak kendi varlığının anlamını sorgulamaya iter: Varlığımız, evrenin büyük sessizliğinde küçük bir titreşimden fazlası değildir. İnsan bunu anladığında iki seçenekle karşılaşır; ya anlam aramayı bırakır ya da anlamsızlığın içinde yaşamayı öğrenir. Çoğu ilkini seçer çünkü anl...

Saydamlaşmak

 Saydamlaşmak İnsan bazen yorulduğu için değil, fazla dolu olduğu için susar. İçinde biriken sesler, düşünceler, hatıralar, beklentiler… Hepsi üst üste yığıldığında var olmak epey ağırlaşır. Böyle zamanlarda kaçmak istemez insan, sadece biraz hafiflemek ister. Denizin kıyısında oturup uzun süre hiçbir şey yapmadan ufka bakmak bu yüzden huzur verir. Çünkü ufuk senden hiçbir şey talep etmez. Seni tanımaz, senden bir hikâye istemez, seni bir rolün içine yerleştirmez...Orada yalnızca bakış vardır, bakanın da giderek flulaşıp silindiği. Bazı anlarda insan kendini yaşıyormuş gibi değil, kendini izliyormuş gibi hisseder. Sanki hayat bir adım öne geçer, sen geride kalırsın. Beden konuşur, yürür, gülümser ama içerde sessiz bir tanık oturur, o tanık ne mutlu olur, ne üzülür, sadece vardır. Belki de en derin dinlenme, o tanığa çekildiğimiz anlardır. Çocukken dalıp gittiğimiz o tuhaf boşluk hali de buna benzerdi; zaman kaybolur, odanın içindeki sesler uzaklaşır, dünya biraz buğulanır ve henüz ...

Selamlaşmanın Zorluğu...

  Selamlaşmanın Zorluğu... Günlük hayat aslında büyük olaylardan çok küçük karşılaşmaların toplamıdır, asansörde, otobüs durağında, bir kurum koridorunda, bir akraba toplantısında ya da hiç beklenmedik bir anda göz göze gelinen bir tanıdıkla… Modern kent insanı için bu anlar çoğu zaman görünmez bir sınav gibidir. Çünkü ilk birkaç saniye yalnızca bir selamlaşma değil, görgünün, duygusal zekânın, sosyal mesafenin ve hatta karakterin sessiz bir gösterimidir. Ne var ki bu kısa temaslar, karşı tarafın donuk, kaba ya da ilgisiz tavırları nedeniyle bir anda “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” ikilemine dönüşebilir. Kent kültürü, bireye hem mesafeli hem de nazik olmayı öğretir. Tanıdıkla karşılaşınca selam vermek gerekir ama fazla samimiyet de rahatsız edici olabilir. Tam bu denge kurulmaya çalışılırken karşı tarafın soğukluğu, yüz çevirmesi ya da kaba bir karşılık vermesi, medeni davranmaya çalışan kişiyi adeta ortada bırakır. Selam versen küçülmüş gibi hissedersin, vermesen kab...

Sevgililer Günü Üzerine: Aşkın Kamusal Sahnesi

  Sevgililer Günü Üzerine: Aşkın Kamusal Sahnesi Her yıl 14 Şubat geldiğinde, takvim yalnızca bir günü değil, bir duygunun sahneye çağrılışını da işaret eder. Sevgililer Günü modern zamanların en görünür ritüellerinden biridir; aşkın ilan edildiği, sergilendiği, ölçüldüğü ve kimi zaman satın alındığı bir gün. Kökeni erken Hristiyanlık döneminde yaşamış olduğu kabul edilen  Aziz Valentinus  figürüne dayandırılsa da, bu gün kutsal bir hatıradan çok, modern dünyanın sembolik ekonomisine aittir. Aşk, kadim felsefenin en büyük sorularından biridir.    Platon  için aşk; eksikliğin bilgeliğe doğru hareketidir, insanı hakikate yönelten bir arzu. Oysa modern toplumda aşk, çoğu zaman eksiklikten ziyade bir gösteriye dönüşür. Sevmenin kendisi kadar, sevdiğini “göstermek” önem kazanır. Çiçekler, çikolatalar, takılar hepsi duygunun maddi tercümanlarıdır. Bu tercüme sürecinde aşk içsel bir deneyim olmaktan çıkar, kamusal bir performans hâline gelir. Belki de burada, aşkı...
 Zamanın Enkazında İnsan Kasvetli, kaotik ve distopik bir mecrada yol almaya çalışan insanlığın ufkunda ne belireceğini kim bilebilir? Belki de artık “bekleyen” bir gelecek yoktur; yalnızca geçmişin tortularıyla ağırlaşmış bir şimdi vardır. Zaman mı? İlerleyen bir çizgi olmaktan çıkmış, kendi etrafında dönen bir enkaza dönüşmüş gibi. Atomize olmuş toplumların derbeder insanı, dar ve sığ bir iç coğrafyada kendini unutmuşken, makro hayatın anaforlarında kopan kozmik fırtınaların ne tür altüst oluşlara yol açacağını düşünmesi nasıl mümkün olabilir? Parçalanmış bilinç bütünü kavrayamaz; bütünü yitirmiş bir zihin için evren yalnızca gürültüdür. Oysa insan, anlamını yitirdiği ölçüde evreni düşman, kaosu ise kader sanır. Distopya artık bir gelecek tasviri değil, ontolojik bir hâl almıştır. Yabancılaşma yalnızca mekânla sınırlı değildir; insan kendi varlığına da sürgündür. Artan bilgisi idrakını azaltmış, iletişimi çoğalırken teması yok olmuştur. İnsan, kendi yarattığı düzenin içinde sessi...