Ölümün Sınırlarında Gezinen Yaşam
Ölümün Sınırlarında Gezinen Yaşam
İnsan yaşamaya başladığını fark ettiğinde aslında çoktan kaybetmeye başlamıştır. Çünkü zaman, doğduğumuz an değil, fark ettiğimiz an akmaya başlar. Zira o ana kadar hayat bize aittir, sonra biz hayata ait oluruz.
İnsan bu aidiyet değişimini fark ettiğinde, kendisini artık merkezinde olmadığı bir dünyanın içinde bulur.
Dünya bizden habersizdir. Hiçbir sabah kişisel değildir, güneş kimse için doğmaz. İnsan bunu fark ettiğinde iki yol kalır. Ya anlam aramayı bırakır… ya da anlamsızlığın içinde yaşamayı öğrenir. Şehirler uykudan kalkar; otobüs duraklarında insanlar bekler, kahve makineleri çalışır, kimse kimseyi gerçekten görmez.
İşte dünyanın bu kayıtsızlığı, insanı kaçınılmaz olarak kendi varlığının anlamını sorgulamaya iter:
Varlığımız, evrenin büyük sessizliğinde küçük bir titreşimden fazlası değildir.
İnsan bunu anladığında iki seçenekle karşılaşır; ya anlam aramayı bırakır ya da anlamsızlığın içinde yaşamayı öğrenir. Çoğu ilkini seçer çünkü anlamı aramak biraz cesaret gerektirir.
Anlam hazırda bulunmaz, insan onu kendi hassasiyeti ve özgünlüğü içinde oluşturmak zorundadır. Ve kurduğu her anlam eninde sonunda ölüm tarafından geçersiz kılınacaktır.
Ama yine de sever…Aklın kuramadığı bağı duygular aracılığıyla kurmaya yönelir.
Bu, aklın açıklayamadığı bir ısrardır. Bir yüzü hatırlamak, bir sesi özlemek, birine kendini anlatma arzusu…
İnsan, yok olacağını bilen tek varlıktır, yine de hayatta bir iz bırakmak ister. Belki de aşk dediğimiz şey, sonsuzluk isteğinin en insani hâlidir.
Ya da en naif yanılgısı…
Ne var ki insanın kurduğu bu kişisel anlam alanı bireysel kalmaz, toplum bu arzuyu düzenlemek ister; insanların korkularını ortaklaştırır, umutlarını ölçülü hâle getirir, taşkınlıklarını törpüler.
Düzen insanı korur ama aynı zamanda onu yavaşça siler. Çünkü düzenin istediği insan huzurlu ve uyumlu olandır, hakikatin istediği insanın ise algıları açık ve uyanıktır.
Uyanıklık huzursuzluk getirir.
Bu huzursuzluk insanı kalabalıktan uzaklaştırır ve sonunda kendi iç sesiyle baş başa bırakır.
Gece, bu yüzden gerçeğe daha yakındır. Gürültü azaldığında insan kendi varlığını duymaya başlar. İçinde kimsenin susturamadığı bir ses vardır. O ses sorular sorar ama cevap vermez. Orada anlaşılır ki özgürlük dış koşulların değil, iç sessizliğin meselesidir.
Ve insan iç sessizliğine gerçekten yaklaştığında, kaçınılmaz olan o düşünce belirir: Ölüm düşüncesi!Her şeyin sınırlı olduğunu bilmek yaşamı küçültmez yoğunlaştırır, çünkü ölüm korkutucu değil açıklayıcıdır.
Sonsuzluk ihtimali olsaydı hiçbir anın ağırlığı olmazdı elbet. Geçicilik durumu, varoluşa gizemli bir anlam katmaktadır.
İnsan bu farkındalıkla artık dünyayı değiştirmeye değil, kendine yaklaşmaya başlar;
toplumdan biraz uzak, korkudan biraz arınmış, beklentilerden biraz eksilmiş hâliyle… Ne kahramandır artık ne de kurban, sadece var olan biridir. Ve belki ilk kez gerçekten yaşar.
Anlam, dünyanın sunduğu bir cevap değil, insanın verdiği bir karardır. Belki yaşamın bütün asaleti de burada yatar: Hiçbir kesinliğin olmadığı bir evrende, geçici olduğunu bilerek sahici kalabilmek.
Böyle bir yaşamın sonunda geriye kalan şey ise, başarıdan çok kişinin kendi varlığıyla kurduğu ilişkidir.
Nihayetinde geriye büyük zaferler kalmaz. Ne dinler, ne ideolojiler, ne kalabalıkların alkışı, ne de zamanın övdüğü başarılar…
Sadece bir soru kalır:
Yaşadığın hayat sana mı aitti?
İşte bu soruya sessizce “evet” denilebildiği anda ölüm artık bir son olmaktan çıkar, tamamlanmış bir cümlenin son noktası olur. Tam da o noktada anlam kazanır yaşam… Ölürken...
S. POLAT
Yorumlar
Yorum Gönder