Kayıtlar

Ocak, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

"Kötülüğün Sıradanlığı" na İsyan...

  "Kötülüğün Sıradanlığı" na                        İsyan... Madem ferman verilmiş,  Hüküm giyilmişse, Esmer tenlere cesaretin ve direnişin manifestosunu yazmak kaldı, bir kez daha. İhanet beynimizi kemirip Bünyeye sirayet etmişse, Kangren ayaklar kesilmiş, gözler oyulmuşsa, Demek ki el yordamıyla yürüyoruz artık cehennem tarlalarında. Ve suskunluğun da bir suçu var elbet, Bunu geç kalarak öğrendik! Dillerimiz pas tuttu, Hakikat dudaklarımızda yarım kaldı... Çünkü;  Korku en iyi örgütlenen ihanettir. Ve biz onu evlerimize aldık, Sustuk... Sonra çocuklar büyüdü enkazın gölgesinde, Oyunları bile siren sesiyle bölündü,  Sustuk... Ama yine de toprağın altında bir şey kıpırdayacak:  Umut! İnatçı bir kök gibi. Ve bir gün; Cehennem tarlalarında yürüyen ellerimiz birbirini bulacak! O gün,esmer tenlere yazılan  Manifesto artık ferman değil, Özgürlüğü müjdeleyecek!.. S.POLAT

Siir- Direnç Gülü

DİRENÇ GÜLÜ Toprak, avuçlarında çatlamış bir ekmek gibi ve özgürlük bir nefes kadar yakındı ona. Gençti. Saçlarında rüzgâr, omzunda tüfek, gözlerinde korkudan arınmış bir karar. Duvarlar delik deşikti, gece barut kokuyordu. Bir mermi kaldığında zaman da tek bir an’a sıkıştı. Teslimiyet değildi bu, boyun eğmek hiç olmadı. Düşmanın zincirli ellerine canını bırakmadı. Son kurşun, bir çığlık değil bir mühür oldu: “Ben kendime aitim.” Ve sonra karanlık yüzler, öfkeyi iman sananlar bedenini ikinci kattan attılar sanki cesaret yerle bir edilebilirmiş gibi. Ama yanıldılar! Çünkü düşen bedeni oldu sadece. Onuru, taşın, toprağın, direnen herkesin yüreğinde ayakta kaldı. O şimdi bir isimden fazlası, bir bayraktan öte: özgürlüğün susmayan sesi.  S.POLAT

Özgürlükten Kaçışın Estetiği

  Özgürlükten Kaçışın Estetiği İnsanlık tarihi yalnızca özgürlük mücadelelerinin değil, özgürlükten kaçışların da kaydıdır. İnsan, zincirlerini kırmak için ayaklanan bir varlık olduğu kadar; yorulduğunda o zincirleri başkasının boynuna geçirip huzur bulan bir varlıktırda. Bu yüzden kimi teslimiyetler zorla değil, içten bir rıza ile kurulur. Ve bu rıza, çoğu zaman ahlaki bir erdem gibi sunulur. Modern dünyada bu teslimiyet, artık yalnızca kutsal metinlerin ya da dini hiyerarşilerin sınırlarında dolaşmaz. Siyasal ideolojilerde, düşünce akımlarında, toplumsal kimliklerde de aynı eğilimle karşılaşırız: Kendi aklını askıya alıp bir “üst akla” sığınma arzusu. Bu, bir inanca katılmak değil, düşünme yükünü devretmektir. Bir fikri savunmak değil, fikrin yerine savunulacak bir figür ikame etmektir. Burada ortaya çıkan şey bir aidiyet değil, bir çözülmedir. Benliğin, başka bir iradenin içinde erimesi . Düşüncenin Susturulması: Akıl Yerini İnanca Bıraktığında Bu tür bağlılıkların ilk kaybı düş...

Yaşantı, Seçim ve Hakikat Üzerine

  Yaşantı, Seçim ve Hakikat Üzerine Bu hayatta yaşadıklarımızın toplamı mıyız,    yoksa seçimlerimizin ve gittiğimiz yolların bizi ulaştırdığı varoluşsal bir gerçeklik miyiz? Ya da bütün bunların ötesinde, ruhumuzun kendini bulduğu    ya da hatırladığı bir “hakikati” mi yaşıyoruz aslında? Ömrün kısalığı, olanı da olasıyı da etkiliyor kuşkusuz. Zaman ve mekânda kapladığımız yerin hakkını verme bilinci, insandaki sürekli “anlamlı olma” ihtiyacından besleniyor. Belki de bu yüzden insan, kendini durmaksızın arayan bir varlık hâline geliyor. Yaşantı, Seçim ve Hakikat Belki mesele hangisinin doğru olduğu değil, bu unsurların birbirini nasıl kurduğu ile açıklanabilir. Yaşadıklarımız elbette bizi biçimlendiriyor, fakat daha çok bir  ham madde  gibi. Aynı acıyı, aynı imkanı yaşayan iki insanın bambaşka varoluşlar inşa edebilmesi, yaşantının tek başına belirleyici olmadığını gösteriyor. İşte burada seçimler ve gidilen yollar devreye giriyor. İnsan, başına gelenl...

Aforizmalarımdan

  Ruhunu bilgiylen, görgüylen aydınlatmayan     insan ,içinin karanlığında boğulmaya mahkumdur! S.POLAT 

Yeni Yıl...

      Yeni Yıl...                                                     Yeni yıl, takvim yapraklarının değişmesinden ibaret değildir; zamanın bize usulca sorduğu bir sorudur. “Neyi geride bırakıyorsun, neyi yanında taşıyorsun?” diye fısıldar. Çünkü zaman, sandığımız gibi akıp giden bir nehir değil; biz onun içinde yürüyen, bazen durup taşlara takılan yolcularız. Bir yıl daha geçti. Geçip gitmek… Ne kolay söyleniyor, ne zor yaşanıyor. Ardında yarım kalmış cümleler, ertelenmiş cesaretler, bir türlü söylenememiş “keşke”ler bırakarak gitti. Ama aynı zamanda küçük sevinçler de bıraktı: beklenmedik bir gülüş, sessiz bir anlayış, karanlıkta yakılan küçük bir umut. Hayat, her zamanki gibi, acıyla anlamı aynı terazide tarttı. Yeni yıl, temiz bir sayfa değildir belki; daha çok eski bir defterin devamıdır. Kenarları yıpranmış, bazı satırları karalanmış, ama...

ZAMAN

  ZAMAN Zaman nesnel bir ölçü olmaktan çok, insan bilincinde şekillenen kırılgan bir algıdır. Duvarlar arasındaki bir mahpus için; aylar takvimden taşarak yıllara dönüşür,    çünkü bekleyiş, zamanı ağırlaştırır. Acildeki hamile içinse saniyeler, varoluşun en keskin eşiğinde sonsuzluğa uzanır. Her an hem umut hem korku taşır. Burada zaman ilerlemez, gerilir ve    geriler. İnsan, yaşadığı duygunun ağırlığı kadar yer kaplar zamanın içinde. Acı, zamanı genişletir, mutluluk onu daraltır. Umut, akışı hızlandırır, çaresizlik    her anı durdurur. Aynı saat, aynı dakika, farklı ruhlarda bambaşka çağlara açılır. Bu yüzden zaman sadece evrensel bir yasa değil; insanın iç dünyasında yazılan kişisel bir boyutturda.... Zaman, hatırlandığında başka, yaşandığında bambaşka bir biçim alır. Hafıza, onu geriye doğru büker, geçmiş bugünden daha canlı hale gelir. İnsan bazen yıllar öncesindeki tek bir anın içinde saatlerce kalabilir, bazen de dün yaşadığını sanarak bir ömrü...