Şiir: FIRTINAMIN İÇİNDE YÜRÜYORUM

 FIRTINAMIN İÇİNDE YÜRÜYORUM


Sebahattin Polat


Rüzgâr…


ıslak çam kokularını

gecenin içine usulca bırakırken,


ben

içimde eski zamanlardan kalma bir sızıyla

vakti adımlıyorum.


Uzakta

dağların karartısı.


Önümde

göz alabildiğine bozkır.


Yanımda

dipsiz bir uçurum.


Yol boyunca açelya sıcaklığı,

geceye sinmiş gelincikler,

kuytulara çekilmiş yaban sarmaşıkları…


Ardımda

ne bir iz,

ne de gelecekten

bir kehanet fısıltısı bekledim.


Çağlar ötesinden gelen

bir sızıyım.


Kendi içine sığmayan

rüzgâr.


Hiçbir liman

tutamaz beni.


Hiçbir gölge

dindirmez hararetimi.


Sadece

yürümek istiyorum.


Elbet tanırım

bu dünyayı;

o tatlı zehrini de,

tuzlu balını da.


Henüz tenim,

taze zamanlarımın ateşiyle yanarken de

geçtim bu dar geçitlerden.


İlk sevdanın…

o ürkek,

o duru heyecanını

unutmadım daha.


Kuytu köşelerde tutulan nefesleri,

nedensiz içe çöken

o asil kederleri

ve bir dost gülüşünün

ruha değen

o serinliğini…

nasıl unuturdum ki?


Gökyüzünün

gözlerimize devrildiği

o geceleri…


İçimizde

sessiz bir kor gibi büyüyen

çaresizliği…


Eksilmeyi…

Kimsesiz kalmayı…


Ne mümkün

unutmak.


Gülüşlerin sesini de duydum,

kapı arkalarında saklanan

sessiz gözyaşlarını da.


İnandığım şeyler uğruna…

benden geçmeyi bile.


Limon çiçeklerinin

o mayhoş kokusunu,

yağmurdan sonra

toprağın kabarışını,

bir tomurcuğun

sabahı karşılarken çıkardığı

o sessiz çıtırtıyı…

bilmez miyim?


Toprak kokusu

geceye karışırken,

belli belirsiz bir hüzün

gelip çöküyordu içime.


Etrafım

yaşam doluydu.


Duvarlardan taşan erguvanlar…

rüzgârın hafif dokunuşuyla

salınan zeytin dalları…

gölgesi zamandan bile eski

çınarlar…


Ben de onlar kadar

zamana tanığım

bu topraklarda.


Ben de hayatı

her hücremde hissedecek kadar

sevdim.


Dokunduğum her şeyden

bir iz taşıyarak.


Zamanın kıyısında,

anıların sürüklediği

yerdeyim şimdi.


Düşler…


yaralar…


ve unutamadıklarım…

içimde

bir nehir gibi akıyor.


Hayatın inciten yanını gördükçe,

içimde çoğalan

bir buruklukla

yol alıyorum.


Bazen

gitmekten başka çare yoktur.


Sonunu düşünmeden…

hayatın

tam kalbine doğru.


Madem karanlık bir gün

hepimizi alacaksa,

üç günlük bir kırgınlık için

sevgiden vazgeçmeye

değer mi?


Bazı kırgınlıkları…

yolun kenarında

bırakabilmeli insan.


Yol boyunca açan

yaban gülleri,

kayaların arasında beliren

kardelenler…


Kokular

gecenin içinde

ipekten bir nehir gibi akıyor.


Yol kenarındaki sarmaşıklar

yaprağını uzatıyor,

ıslaklığını bırakıyor

tenime.


Narin…

ve gururlu.


Gece serin.


Dünya…

bütün acılarına rağmen

hâlâ muazzam bir ritimle dönüyor…

bu sessizliğin,

kimsesizliğin içinde.


Ve ayaklarım artık

yere değil,

içime basıyor.


Attığım her adım

başka bir mecrada

başka bir hatıraya değiyor.


İçimdeyse…

eski bir yara

hâlâ kanıyor.


Bazı yollar ayrıldı.


Bazı hikâyeler

yarım kaldı.


Kimi yüzler

zamanla silindi,

kimi sesler

bir daha dönmedi.


Ama hiçbirini

içimden sökemedim.


Hepsi bir anafor gibi

içimde dönüp durdu.


Nereye gideceksem,

onların sessiz tanıklığıyla

gideceğim.


Hayatın en aydınlık odalarında da oturdum,

en kuytu köşelerinde de.


Tek istediğim…

insanın kendi gökyüzünü

özgürce seçebilmesi.


Beni hüzünlendiren ise

bir başkasının

o gökyüzünü incitmesi.


Bir rüzgâr gibi

esiyorum.


Nereye varacağımın

bir önemi yok

artık.


Yaşamın hakkını veren,

gidişin de hakkını verir

elbet.


Yaralarla…


sevdalarla…


kederle…


ve unutulmayanlarla…


kendi fırtınamın içinde

yürüyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayat, Anlam ve Siz

Yaşamın Geometrisi Üzerine

Kadına Uygulanan Şiddet: Tüm Zamanların Utancı!